KEMAL ATATÜRK’ÜN KÜLTÜR ANLAYIfiI
VE TAM BAĞIMSIZLIK STRATEJİSİ ÜZERİNE [1]
Prof.
Dr. Dursun YILDIRIM*
Kültür ve ulusal
kültür kavramları, son iki yüz yıl içinde sayısız biçimde tanımlanmaya ve
içerisi tekrar tekrar düzenlenmeye çalışılan kavramlardır. Her ulusun sosyal
bilimcileri, kültür bilimcileri bu tanımlamalara kendi açılarından
katılmıştır. Bu tanımlar arasında büyük aykırılıklar olduğu gibi, kültür ve
medeniyet ayırımcılıkları da göze çarpar. Aynı kavramlar üzerinde sayısız
farklı tanımlar yapılması, sorunun sadece bir boyutlu olmadığını; tersine çok
boyutlu bir konu olduğunu ve buna bağlı
özellikler taşıdığını gösterir.
Sosyal ve beşeri
bilimlerin aynı zamanda politik ve stratejik bilimler olduğu gerçeğini göz
önünde tutarsak, söz konusu çeşitliliği yaratan nedenleri de anlamakta pek
güçlük çekmeyiz. Politik ve stratejik amaç ve hedefler doğrultusunda ortaya
sürülen kimi teori ve tanımlamaları, sadece bilimsel verilere dayalı
açıklamalar gibi görmek ve onların büyüsüne kapılarak arkalarına takılmak, akılcı bir tutum ve
yaklaşım kabul edilemez. Çünkü sosyal ve beşeri bilimler, aynı zamanda
uluslararası politika ve stratejilerin en önemli enstrümanlarından biridir.
Alt yapıyı hazırlamada, çeşitli hizmet ağlarının kurulmasında, oyun alanlarının
istenen biçime sokulmasında veya yatkın hale getirilmesinde bu kavramların
çok mühim rolü vardır. Hiç şüphesiz, bu rolün niteliği, niceliği ve işlevinin
etkinliği, oyun alanının genişliği ve derinliği; yönetimlerin sağlam seciyesi,
üstün yeteneği, etkin gücün ve kapasitenin sürdürülebilirliği ile, yakından
ilgilidir.
Yeri gelmişken
hemen belirtelim ki, burada, doğal olarak ulusal sırlar söylenmez ve açıklanmaz
ama, biliriz ki, onlar, bu kavramlar ve
stratejiler içine gömülüdür. Onlar, ulusal sır olma vasfını ancak yaşanır,
sürdürülebilir nitelik kazandıkları zaman yitirir ve bu süreç de, yönetimler için ‘yeni’ ulusal sırlar doğurur. Ezeli
ve ebedi zamanın akışı içinde bu anlamda, ne dünya, ne uluslar, ne amaçlar, ne
hedefler değişti. Değişen, sadece sözler, oyunlar, siyaset ve strateji
araçlarıdır.
Kültür ve ulusal
kültür kavramları da siyaset ve strateji araçları arasında olduğuna göre,
bunlar da, kapsamları bakımından değişkenleri içerenler arasına girer mi, sorusu, haklı olarak sorulabilir. Bu sorunun
kesin yanıtı, tartışmasız “girer” olacaktır. fiüphesiz burada, ulusal
sır ve hedeflerinizin eriştiği genişliğe ve derinliğe göre, yeni stratejinizin gereksinimlerine cevap verecek biçimde bu işlemler, bu yeni
düzenlemeler yapılmalıdır. Elbette, bütün bu işlemleri, temel doğrultunuzu
yitirmeden, gereksinim duyduğunuz göz alıcı yeni değişkenleri bu kavramların içeriğine katabilirsiniz.
Yeni politik ve stratejik gereksinimler için yeni değişkenleri içerecek
biçimde, yeni teoriler de kurulabilir. Bunlar, gerçeğe dayanmasa bile,
gerçekmişçesine uygulamaya da geçirilebilir. Nitekim, ünlü “Güneş-Dil Teorisi”
de, döneminde böylesi bir politik ve stratejik enstrüman olarak
kullanılmıştır. Ne var ki, bu gerçek bile, günümüz Türk aydınları arasında
pek kavranamamış olduğu için, dil ve tarih konularının tartışma alanına
dönüştürülmüştür. Oysa, bu teori, ortaya atılmasını gerektiren hedefi almış
ve işlevini çoktan bitirmiş bulunuyor. Ona gereksinim duyulan siyasi süreç,
çoktan tamamlanmıştır. Bunu burada belirtmemin sebebi, bu kavramların,
uluslararası politika ve stratejilere karşı, içe ve dışa karşı nasıl bir savunma mekanizması işlevi
gördüğünü göstermek içindir. Asıl amaç
ve politikanın bir ‘sır’ gibi saklandığı bu teori ve onun yarattığı inandırıcı
gösteri ve tutum, kimi yıkıcı ve tehditkâr vaziyet alışların akim
kalmasına yardımcı olmuştur. Bu tür
dönüşümlerin ve bu tür geçici stratejik geçişlerin yapılabilmesi, sadece ulusu
için düşünen ve ömür tüketen üstün yetenekler elinde gerçekleşebilir. Veya
yönetimlerine bu yeteneği kazandıracak seciyeli, bilgili kadroları çıkaran
uluslar bu işlemleri yapabilir. Yeteneksizler elinde ne ulusal sır, ne
politika, ne strateji işe yarar; ne yönetimler, ne devletler bir ulusal hedefe
varabilir.
Buraya kadar
söylemiş olduklarımız, söz konusu kavramların gerçek tabiatları ve işlevleri
ile ilgilidir. Ve ele alıp açıklamaya çalışacağım konuyla doğrudan ilişkisi
olduğu kanısındayım. Bir Türk aydını, bilim adamı olarak, M. Kemal Atatürk’ün
‘kültür’, tam bağımsızlık stratejisi[2]
tanımlarından ve içeriğinden ne anlıyorum, yukarıdaki çerçeve ve anlayış
içinde belirteceğim. Bunu yapmaya çalışırken, onun, düşüncelerinde değişmez
çizgi ve kimliğinin temel taşı, kültür
anlayışı, tam bağımsızlık stratejisi ve bunların içeriği üzerinde duracağım.
Bunun, ne bir konuşmanın, ne bir yazının sınırları içinde tamamlanabilir bir
konu olmadığını biliyorum. Ama
burada, mümkün olan sınırlar içinde, mümkün olanı gerçekleştirmeye
çalışacağım. Ve bunu yaparken de, kelime ve kavramları, mümkün olduğunca
sıkıştırıp, istif etmeye çaba
göstereceğim. Böylece, sınırlarımı
mümkün mertebe zorlayıp, mümkün mertebe anlamlı ve ekonomik
anlatım dili kullanmaya gideceğim. işimin zor olduğunu bilerek konuya dönüyorum.
Önce,
düşünceleri üzerinde duracağımız kişinin, nasıl bir ortamda büyüdüğü, neler
yaptığı, nasıl bir insan olduğu sorularına bir cevap vermemiz gerekir, diye
düşünüyorum. Bu soruların cevabı, bize, M. Kemal Atatürk’ün, çok öz biçimde,
ortaya çıktığı, yetiştiği, mücadele ettiği ortamı da çizmiş olacaktır.
M. Kemal
Atatürk, hiç şüphesiz fanilerden bir fani olarak doğdu. O, çağında, dünyaya
gelen Türk çocuklarından biriydi. Türk imparatorluğu, Osmanlı Hanedanlığı yönetiminde en karışık ve en bunalımlı
dönemini aşma çabası içindeyken dünyaya geldi. Yetiştiği ortamda aydınlar, üç
ideoloji içinde imparatorluğu kurtarma çabası içindeydi: Osmanlıcılık, İslamcılık
ve Türkçülük. Tarihî süreç içinde ortaya çıkan olaylar, ilk ikisini iflas
ettirdi. Türk imparatorluğu her cephede savaş alanına döndü.
M. Kemal
Atatürk, cepheden cepheye koşup
dururken tek kurtuluş yolunun Türkçülük siyasetinin olduğunu gördü ve buna göre
kendini geleceğe hazırladı.[3]
Günü geldi ve Kuvay-ı Milliye hareketini başlattı, istila altındaki devlet
merkezini ve Meclis- i Mebusan’ı
Ankara’ya taşıdı. Milli Mücadele’nin çizdiği sınırlar içinde devlet, ulusal kimlik üzerine oturtuldu.
Meşrutiyetten Cumhuriyete geçildi. Ulusal devlet, çağın şartlarına ve ulusal gereksinimlerine göre yeniden
düzenlendi. O, bütün bu işlerin baş mimarıydı. Dönemin hasımları bile, bütün
bu, işleri ancak onun yapabileceği, başarabileceği konusunda hemfikirdir.
Evet, o, fanilerden bir fani, Türklerden bir
Türk’tür; ama, ne sıradan bir fani, ne sıradan bir Türk’tür. Bizce o, yirminci
yüzyılın başlarında Türk devletinin «devlet-ebed-müddet» ilkesini, bir kez daha tarihe ve dünyaya kanıtlayan
Türklüğün muhassalasıdır. Ete kemiğe bürünmüş Türklüğün, savunma ve ilerleme
azmidir. Türklüğün, aziz Türk ulusunun, «devlet-ebed-müddet» sırrıdır. Türk
devletine elli sene sonra olacakları
sır olarak verip, bu gerçeğe göre, hazırlık yapılmasını bildiren
insandır. O, ulusunun, eşitler arasında en eşit olması için hedef ve
stratejiler çizen insandır. O, Türk ulusu için doğdu, Türk ulusu için yaşadı
ve Türk ulusu için ömür tüketti. Ve O, “Benim şan ve şerefimden bahsetmek de
hatadır... Mensup olduğum Türk milletinin şanı şerefi varsa, benim de bir ferdi
olmak sıfatı ile, şanım, şerefim
vardır. Asla gayrı değilim” diyen, olağanüstü bir Türk, olağanüstü bir
insandır.[4]
Bunu söylerken de ömrünü, ulusunun şan ve şeref kazanması yolunda tüketiyordu.
Ve genç kuşaklara, bilim ve tekniğe sahip
olmanın yanı sıra, kesin olarak milli
benliğimize ve milliyetimize önem vermeleri yolunda kesin talimatlar veriyordu:
“Dünyanın bize hürmet etmesini istiyorsak, evvela biz, kendi benliğimize hürmet edelim.
Benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti hissen, fikren, fiilen, bütün ef’al ve
harekâtımızla gösterelim. Bilelim ki, milli benliğini bulmayan milletler, başka
milletlerin şikârıdır.”[5]
Biz, bugün, bu
hassaya, bu seciyeye yatkın kuşaklar yetiştirdik mi, diye sormuyoruz. Çünkü
bugün, Türk toplumu için, bir takım menfaat çevreleri yeniden bir kimlik
tartışmaları süreci açmaya çalışmaktadır... Bugün bu süreci yaşamaktayız. Çok
kimlikli bir kalabalık halinde, Türk olmamızın dışlanmak istendiği bir ulus,
bir toplum tanımı tartışmalarının var olduğu bir süreci idrak ediyoruz.
Bu ülkede, artık
Türklüğümüz, milliyetimiz, dinimiz ve kimliğimiz tartışma konusudur. Siyaset
tacirlerinin elinde, ulusun mukaddesleri oy avcıları için malzemeye, sermaye
ve ticari alan çatışmaları için, mücadele edenlerce gerilim silahına
dönüştürülmüştür.
Biz kimiz,
sorusuna doğru dürüst cevap veren insan sayısı, toplumumuzda giderek
eksiliyor. Ama, abuk/sabuk bir sürü
olur/olmaz söz, sanki gerçekmiş gibi, bir kimlikmiş gibi, bu tacirler
tarafından, utanmazcasına, O’nun ardına sığınılarak veya karşısına çıkılarak
halkımıza sıralanıyor. Bu saçmalıklardan hiçbiri, bu özel amaçlı çabalardan
hiçbiri, O’nun ile, ulusu arasında kurulmuş kader bağını koparamayacaktır. O,
biz kimiz, sorusuna verdiği cevapla, olmamız gerekeni, devletimizin ve ulusumuzun
istinatgâhını belirliyor. Bizim değişmez ölçümüz ve şiarımız olan cevap şudur:
“... biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz.
Cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı ne kadar Türk
harsı ile meşbu olursa, o camiaya istinad eden cumhuriyet de o kadar kuvvetli
olur”.[6]
“Türkiye Türklerindir; işte milliyetperverlerin kuralı budur”.[7]
Çünki, “Bu memleket, tarihte Türk’tü, hâlde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak
yaşayacaktır”.[8] Bu sözlerin
bir Türk için tartışılır yanı olamaz. İnsan kimliğini tartışma konusu etmez;
bir ulusun kimliği ise, asla tartışma
konusu edilemez.
Ülkemizde, son
altmış yıl içinde cereyan etmekte olan gelişmeleri bu çerçeve içinde bir
değerlendirmeye tabi kılarsak, hangi alanlarda bir mesafe kazanıp kazanmamış
olduğumuzu anlamakta güçlük çekmeyiz. Burada, bu konu üzerinde durmayacağım.
Burada, «Türk harsı» ve tam bağımsızlık stratejisi üzerinde, kısaca durmak
istiyorum. M. Kemal Atatürk, bu konular üzerinde çok hassastır. Çünkü, bu
hassa ve seciye, Atatürk için, Türklüğün ve ulusal devletimizin bir varolma
sorunudur. Bu hassa ve seciye veya Türk harsı, Doğudan ve Batıdan farklı,
kendine özgü bir özelliğe sahiptir. Taklitçi değil, yaratıcı bir mahiyeti
vardır.[9]
Bu konu, asla göz ardı edilemeyecek kadar hayatî bir öneme hâizdir. Çünkü,
içinde, Türk ulusunun, Türk devletinin beka kuvvesini muhafaza eder. Bu
nedenle, Atatürk. bu konunun önemini, altını çizerek vurguluyor:
“Milli harsını ihmal eden milletlerin âtisi musibet, izmihlâl olmuştur.
Türkler, her şeyden ziyade hars-ı millîlerinde çok kuvvetlidirler. Bu kuvvet
sayesindedir ki, asırların vurduğu darbeler karşısında mevcudiyetini müdaafaya
muvaffak olmuştur”.[10]
Atatürk’ün
hassasiyetle üzerinde durduğu kültür, daha doğrusu ulusal kültür kavramı
nasıl bir içerik taşıyordu? Neden bu kadar hayatî, vazgeçilmez, ihmal edilmez
bir nitelik taşıyordu?
M. Kemal
Atatürk’ün hars/kültür kavramından ne anladığı, neden böyle bir hassasiyet
gösterdiğinin nedeni, sözlerinden de açıkça anlaşılacağı üzere, ulusu ile
birlikte, içinden geçip geldiği ateş çemberi sonucu edindiği kanaate, tecrübeye
dayanmakta olmasıdır. Bu nedenle, hars ve kültür tanımlarının ayrıştırılmasını
doğru bulmuyordu. Ve sözkonusu harstan/kültürden ne anladığını, ne anlaşılması
gerektiğini şöyle açıklıyordu:
“...Benim harstan anladığım
(şudur): Bir devleti meydana getiren cemiyeti, yani milleti düşünün. Bir
millette kaç türlü hayat tasavvur olunabilir ? Devlet hayatı, fikir hayatı,
iktisadî hayat değil mi ?
Her millet, devlet hayatında, fikir hayatında, iktisadi hayatında bir
şeyler yapar. İşte bu üç hayatın toplamına ve sonuçlarına hars denir. Bizim
devlet hayatımızda, bilindiği gibi, Osmanlı siyaseti gayr-ı mütecanis
unsurlardan ve maddelerden meydana gelmişti. Bunlardan bir halita yapmak mümkün
olmadığı için, Osmanlı siyaseti yerine yeni bir siyaset çıktı. O siyaset,
milli bir siyasettir. Türkçülük siyasetidir. Bu siyaseti ilan edip yaygın hale
getirmekle beraber, fikrî, içtimaî, iktisadi hayatı ilerletmek gerekir. Bu üç
şeklin hayattaki gelişme dereceleri birleştiği zaman, ortaya o milletin harsı
çıkar. Bazıları harsla medeniyeti ayırmazlar. Bundan maksat, devlet, fikir ve
iktisadi hayattır ki, bu, o milletin harsıdır. Bilindiği üzre her milletin
kendine mahsus bir harsı vardır. Hars, bu hassa ve karakterle ifade edilir.
Bence de, en ilmî olanı, harsla medeniyeti birleştirmektir”.[11]
Bu tanım ve içerik, bugün de, bilimsel
geçerliliğe ve yeterli doğruluğa sahip olma niteliğini muhafaza etmektedir.
Kültür ve medeniyet kavramlarını birbirinden kesinkes ayıracak ölçütler gerçek
bilim alanında söz konusu değildir. Evrensel kültür ve evrensel medeniyet
yoktur. Ulusal kültür veya medeniyetlerin toplamı ve bunların, nitelikleri/nicelikleri,
etkinlik alanları vardır. Doğru olan, gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, hepsini,
insanlığın ortak eseri anlamında, “evrensel”, diye algılamak ve değerlendirmektir.
İnsanlar ve uluslar, birbirlerinin kültürüne/medeniyetine, kimliğine hürmet
eder, hoşgörüyle karşılarsa, her biri, hem evrensel çerçeve içindeki yerini
almış olur, hem de birbirleriyle alışverişe girme olanağı bulmuş olur. Ancak,
bunun da, bir ulus için şartı var. Bu şartı, Atatürk şöyle açıklıyor:
“Bir milletin namuskâr bir mevcûdiyet-i şâyan-ı hürmet ve mevki sahibi
olması için, o milletin, yalnız âlim ve mütefennin bulunması kâfi değildir.
Her ilmin, her şeyin fevkinde bir hassaya sahip olması lâzımdır ki, bu da
milletin muayyen ve müsbet bir seciyeye mâlik bulunmasıdır”.[12]
Türk ulusu,
böylesi bir seciyeye sahip olmanın sınavını, tarihe, O’nun liderliğinde, son
kez Millî Mücadele yıllarında ve Cumhuriyetin kuruluşunda yine kanıtlamıştır.
Öyleyse, dünya medeniyetleri arasında, Türk medeniyeti/kültürü yerini hak
ederek almış ve kendini kabul ettirmiştir. Fakat bu sorun, sadece seciye
açısından kanıtlanmıştır ve çözülmüştür; ama, bu yetmez, aynı zamanda bunun
sürdürülebilirliği için, üzerinde sürekli durmamız, uğraşmamız, çalışmamız
gereken hususlar vardır.[13]
Ulusal kültür veya medeniyetimiz sürdürülebilir total hayatımız ve faaliyetlerimiz
olduğuna göre, onlara bakmamız, bu unsurları anlamaya ve geliştirmeye
çalışmamız gerekir.
M. Kemal
Atatürk’ün yaptığı ulusal kültür/medeniyet tanımı ve bu tanımlar ile ilgili
düşünceleri gözden geçirildiğinde, Türk ulusunun «devlet-ebed-müddet» sahibi
olarak yaşaması için, olmazsa olmazları önümüze koymuş olduğu görülür.
Atatürk’ün
yapmış olduğu ulusal kültür/medeniyet tanımı neleri içeriyor, şimdi onlara
bakalım: 1-devlet hayatı, 2- fikir hayatı, 3- iktisadi hayat. Ama bu yetmez.
Bunları ihata edecek, yönetecek bir siyasete, ulusun seciyesine dayalı bir
siyasete ihtiyaç vardır. Bu siyaset, millî siyaset, Türkçülük siyaseti
olacaktır. Başka türlü olması düşünülemez. M. Kemal Atatürk, bu çizgiden hayatı
boyunca asla bir milim bile inhiraf etmemiştir. Bu nedenle, devlet yönetimini
ele alacaklara, devlet hayatını yürüteceklere ısrarla şöyle söylemiştir:
“Türk ulusunun idaresinde ve korumasında ulusal birlik, ulusal duygu,
ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz ülküdür”.[14]
Ama, biz, bugün,
bu sözlerin gereğini bunca yıl, tam anlamıyla yerine getirdiğimizi ve gerçek
anlamda hakkını verdiğimizi acaba söyleyebilir miyiz?
Devlet hayatı,
onun bekası, yönetimi, ulusal sırrı, hedefleri ve stratejisi, Atatürk’ün
üzerinde önemle durduğu konular; tanımını kendisinin yaptığı, ulusal
kültür/medeniyet tanımı ve kapsamı içinde yer alır. Olayları son derece hassas
bir biçimde değerlendiren ve sır/hedef/strateji üçgeni içinde ele alan Atatürk,
bu bağlamda, şunları söylüyor:
“Olaylar, Türk milletine iki önemli kuralı yeniden hatırlatıyor: 1-
Yurdumuzu ve haklarımızı savunacak güçte olmak, 2- Barışı koruyacak
uluslararası çalışma birliğine önem vermek”.[15]
Bu sözler,
devlet hayatının neye göre tanzim edilmesi gerektiğinin mihenk taşlarıdır. Ve
memleket dahilinde baş verecek herhangi bir başkaldırı olayına karşı, nasıl
bakılması icap ettiğinin altı da Atatürk tarafından şöyle çizilmektedir:
“Memleketimizin herhangi bir köşesinde halkın güvenini, devletin
bütünlüğünü ve asayişini bozmaya kalkışanlar, devletin bütün kuvvetlerini
karşılarında bulmalıdırlar”.[16]
Bu çok önemli
hususun bütün şartları, bugün ülkemizde yaşanmaktadır. Ancak, burada söz
konusu edilenin sadece güvenlik kuvvetleri olmadığı ve bunun, devletin total
gücü anlamı taşıdığı, bir kez daha altı çizilmesi gereken bir gerçektir.
Ortada, yılları kapsayan bir zaafiyet olmamış olsaydı, bunca zaman sonra,
devlet hayatımızda, fikir hayatımızda ve iktisadi hayatımızda, böylesi
olayları yaşamamız söz konusu bile edilemezdi. Bu gerçek bize, yönetim
açısından en yüksekte tutulması gereken ülkü ile ilgili uygulamaların, hızla
gözden geçirilmesi ve tespit edilen zaafların giderilmesi gerektiğini
göstermektedir.
Devlet
hayatında, üç önemli husus vardır: 1- Ulusal sır, 2- Hedef, 3- Strateji. M.
Kemal Atatürk, ulusu için bu üç kademeyi kaidesine yerleştirmiş ve çizdiği
ulusal politika içinde de, bunları gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu
çalışmaları sürdürmek, onları gerçek ve özlem duyulan boyutlarına kavuşturmak
ise, gelecek kuşakların kaçınılmaz görevi olarak kalmıştır.
fiimdi,
sıra ile bu unsurlara bakalım: Ulusal sır nedir? Uzak gelecekte olacakları,
olması gerekenleri hesaplayarak buna göre ulusun ve devletin hazırlanmasıdır.
Bu sır, devlet hayatı içinde, sadece bilmesi gerekenlerce muhafaza edilmesi
gereken sırdır. Türk devlet hayatında bu sır, Türklüğün geleceği üzerine kurulu
bir sır olmuştur. M. Kemal Atatürk, bu gün çöken Sovyet imparatorluğunun
sonunu, 1936’larda görüp, yönetimlerin Türklük dünyası için, bu olgu için
hazırlık yapmasını istemiştir. Ne var ki, 1990’ları yaşayan Türkiye, yönetimler
açısından, bu sözü pek hatırlayamamış olacak ki, tarihin önümüze çıkardığı bu
gerçek karşısında, hazırlıksız yakalanmıştır. Bu durum, bize, yeni nesillerin
unutkanlığını mı; yoksa, başkalarının sunduğu bilgilerle vaziyeti idare etme
tembelliğini mi gösterir, bilmiyorum; ama, en azından bunun, bir hafıza
zaafımız, veya yönetenlerin konformizmi sonucu ortaya çıktığını söyleyebilirim.
Devlet hayatında böylesi bir konformizme, veya hafıza zaafiyetine yer olamayacağı
gerçeği de, bir kere daha, tarih tarafından bize, Sovyet gerçeği ile
kanıtlanmış oldu. Biz, bu deneyimi göz önünde tutarak, açılmış mesafeyi, yine
de, hızla kapatmak zorundayız ve bu kaçınılmazdır.
Hedef sorununa
gelince. Bu hedef, devlet hayatı ve devlet yönetimi için, olması gereken
biçimde çizilmiştir. M. Kemal Atatürk, bu hedefi «büyük davamız» diye niteliyor
ve şöyle diyor:
“Büyük davamız, en uygar ve en rahata kavuşmuş millet olarak varlığımızı
yükseltmektir”.[17]
Elbette böylesi bir davanın, böylesi büyük
bir hedefin dayanması icap eden bir yüksek strateji olması gerekir. Bu öylesine
bir strateji olacak ki, hem ulusal sırrı, hem ulusal hedefi
gerçekleştirecektir. Samimiyetle ifade etmeliyim ki, M. Kemal Atatürk, sadece
bizim için değil, dünya tarihi açısından da bakıldığında, bir strateji
dehasıdır. Attığı her ilmik, kurduğu her iltisak, aldığı ve uyguladığı her
karar, sır/hedef/strateji üçgeni ile sıkı sıkıya bağlıdır. Bu gerçekçi
kurguda, her şey, inceden inceye düşünülmüş, ihtimal hesapları yapılmış ve
gergef gibi, her biri, olmaları gereken yere dokunmuştur.
“Bağımsızlık
benim karakterimdir” diyen bir insanın kuracağı strateji, elbette ulusunu ve
devletini sonsuza taşıyacak bir yapı ve seciyeye sahip olacaktı. Başka türlüsü
düşünülemez. Nitekim, öyle de olmuştur. Bu stratejinin adı “Tam
Bağımsızlık”stratejisidir. Bu strateji hedefine ulaşmadan, gerçekleşmeden bir
ülke için tam bağımsızlıktan söz edilebilir mi? Bu strateji, sokma akıl adamlar
tarafından, zaman zaman eleştirilir. “Efendim, kendi kendimizi dünyadan tecrit
mi edelim” denir. Bu gibi sızlanmalar, eğer bir ahmaklık eseri değil ise;
bilmeliyiz ki, bu eleştiriler, devlet hayatımıza yönelik altıncı kol
faaliyetinden ibarettir. Bu stratejinin ne böyle bir hedefi, ne de böyle bir
amacı vardır. Tam aksine, en müreffeh,
en uygar devlet ve en rahata kavuşmuş millet olma amacı vardır.[18]
Eşitler arasında en eşit olma ülküsü üzerinde yürür. Neden bir “tecrit” anlamı
içersin?
Türkiye’de, M.
Kemal Atatürk ile Türk ulusu, Türk devleti ile halkımız arasında nifak
tohumları ekmeye ve bunlardan geçinmeye çaba gösteren çevreler olmuştur ve
olmaya devam etmektedir. Türk devlet hayatının en zor zamanlarında bunlar her
zaman ihânetlerini ortaya koymuşlardır. Bu ihânetlerinin, cehâletlerinin, veya
gizli hesaplarının bedelini de, çıkar ve melânet yuvaları ile, itaat merkezleri
kapatılarak ödemişlerdir. Bugün, toplumda gördüğümüz rahatsızlıkların
temelinde, bu çevrelerin oluşturduğu mahut odakların faaliyetleri
yatmaktadır. Bu gerçeği görmezlikten gelemeyiz.
Toplumda ulusal
bilinç, ulusal dayanışma, ulusal seciye, ulusal duygu ortadan kaldırılmaya
çalışılmaktadır. Bunu, kimileri çok kültürlülük, çok etniklilik adına, sözüm
ona çağdaşlık adına, ne idüğü belirsiz yeni dünya düzeni değerleri (!) adına;
kimileri, toplumu yeniden cemaatlere, uydurma tarikatlara bölerek
yapmaktadır. Bu çevrelerin ortak hedefi, Türk devletini ortadan kaldırmaktır.
Çıkar noktasında çatışsalar bile, hedefte birleşiyorlar. Devleti ayakta tutan
tüm kurumları etkisiz, mefluç hâle getirmek yolunda, bugün bir hayli mesafe
kazandıkları yadsınamaz. Bu gerçeği görmezlikten gelen devlet hayatı,
enerjisini boşa harcamış olur, kalkınmasına, gelişmesine zaman ayıramaz. Ve
tabii, bu da, tam bağımsızlık stratejisinin önünü keser, hedefine erişmesini
önler. Bu gün, Türk devlet hayatı, bu açmaz ile karşı karşıyadır. Ve ulus, bu
açmazı aşacak kadroları, içinden çıkarmak zorundadır.
Ulusal kültürün
ikinci önemli ayağı, fikir hayatıdır. Fikir hayatı, buradaki kapsamı
itibarıyla, bilimi, teknolojiyi, eğitimi, dili, dini, tarihi ve sanatı içine almaktadır. Bunlar, ulusal
sırrımızı, hedefimizi ve stratejimizi gerçekleştirme yolunda, hareket
gücümüzü, yeteneğimizi, kapasitemizi ortaya çıkaracaklardır. Türk ulusuna,
gideceğimiz yolu gösterenler için elzem olan şartları, fikir hayatımız
yaratacaktır. Bu nasıl olacaktır, sorusuna, Atatürk’ün yanıtı şudur:
“Bu millete gideceği yolu gösterirken, dünyanın her türlü ilminden,
keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim. Lakin unutmayalım ki, asıl
temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz”.[19]
Bu mu tecrit
politikası? İnsanın kendisi olması, bilim ve teknoloji üretir özellik kazanması
bir ulus için gerekli ise, bu yönde çaba gösteriyorsa, nasıl bir tecrit
politikası diye eleştirilebilir? Bunu anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu kafalara
göre, erişik ülkeler, tecrit politikası uyguluyor olmalı.
Burada, fikir
hayatı ile ilgili her konuya girme imkânımız yok. Ancak, çok güncel, hayatî
konularla ilişkili, üç nokta üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan biri dilimiz;
ikincisi, eğitim ve üçüncüsü, din olacaktır.
Dil, her ulusun
kimliğinin açık bir ifadesidir. Bireyin nereye, hangi ulusa ait olduğunun en
önemli belirleyicisidir. Çünki dil, sadece kelime yığını, gramer kuralları,
veya sadece bir anlaşma aracı değildir. Her ulusun dili, o ulusun tarih
sahnesinde yer almasıyla birlikte etkinliğini gösterir. Ve ait olduğu toplumun
kimliğini belirler. Dolayısıyla, dilsiz oluşan bir ulus düşünülemez.
Dilimizin, bizim için, ulusumuz için ehemmiyetini, Atatürk, şöyle ifade eder:
“Türk milletinin dili, Türkçe’dir. Türk dili, dünyada en güzel, en zengin
ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için her Türk, dilini çok sever ve onu
yükseltmek için çalışır. Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir.
Çünki, Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkını,
ananelerini, hatıratlarını, menfaatlerini, kısacası, bugün kendi milliyetini
yapan her şeyinin, dili sayesinde korunduğunu görüyor. Türk dili, Türk
milletinin kalbidir”.[20]
Türk dili bugün,
bu anlayış içinde görülüp değerlendiriliyor mu? Bu sorunun durumunu kısaca
gözden geçirelim.
Türk dilini başka dillerin egemenliğine karşı
koruma göreviyle yükümlü olanlar yönetimlerdir. Her ülke, kendi ana diliyle
eğitim ve öğretimini yürütür. Bu, devlet olmanın, bağımsız ulus olmanın bir
gereğidir. Farklı dillerle, yabancı dillerle eğitim ve öğretim yapan
devletlere, sadece eski sömürge uluslarında rastlıyoruz. Buralarda ana diller
tahrip edilmiş, eğitim/öğretim dili olmaktan uzaklaştırılmıştır. Ama bu, sömürge
politikaları sonucu bir durumdur.
Türkiye’de,
cumhuriyetten bu yana ilkokuldan üniversiteye kadar, eğitim ve öğretim dili
daima Türk dili olmuştur. Yabancı dille eğitim ve öğretim yapan yabancı
okullar, yasalar ve anlaşmalar ile sınırlanmıştır. Türk dilinin, bilim dili
olması yolunda büyük mesafe kazanılmıştır. Ne var ki, bu tutum son dönemlerde
hızlı bir biçimde değişmiştir. Hem de, akıl almaz gerekçelerle. Eğitim ve
öğretim bu ülkede, ana dil yerine, büyük ölçekte yabacı dil üzerine
yaslatılmıştır. Böylece, bu yöntem ile, çocuklarımıza, yabancı dil öğretmiş
olacakmışız!... Türk dili, bilim dili olamazmış!... Bu görüşleri ileri sürenler
de, hiç şüphesiz, yabancı dil öğretme işi ile, yabancı dil ile eğitim/öğretim
yapma arasındaki farkı çok iyi biliyorlar. Ama bu akıl almaz tutumu, ısrarla
sürdürüyorlar.
Bu tutum, Türk
eğitim politikasına egemen görünüyor. Böyle olduğu için de, devlet, kendi
eliyle kurduğu ve açtığı pek çok yeni eğitim kurumundan Türk dilini kapı
dışarı etmiştir. Bu, dünyada inanılası güç bir olgudur; eşi yoktur.
Üniversitelerimiz, yabancı dillerle eğitim/öğretim yapan kurumlara
dönüştürülmeye yöneldi. Bu nasıl bir zihniyettir ve nasıl bir Türk dili
düşmanlığıdır ki, bin bir kisve altında, eğitim kurumlarımızda bile ana
dilimizin etkinliği kırılmak isteniyor.
Bunlara neden
böyle davrandıkların sorarsanız; şüpheniz olmasın savunmalarını size,
“çağdaşlık” arkasına sığınıp yapacaklardır. Doğrudan, veya dolaylı biçimde
satımını sağladıkları yabancı dille yazılmış eğitim/öğretim malzemelerinin
tatlı kârlarından asla söz etmeyeceklerdir. Farklı kültürlerin misyonerlik
görevini yaptıklarını da kabul etmeyeceklerdir. Bunlara sorarsanız, pek çoğu
“Atatürkçü” olduğunu söyleyecektir. İnsanlarda izan ve vicdan olmayınca,
ihanetine en mukaddes değerleri de kalkan etmeye cüret edebildiğini, bu
tiplerde görmek mümkündür.
Bu tipler,
yalanları ve Türk diline karşı ihanetleri ile millet önünde, tarih önünde,
sadece tıynetlerini tescil ettirmektedirler. Bu ülke, her konuda olduğu gibi
Türk dili konusunda da, gerçek bir zihniyet devrimi yaşayacaktır ve Türk
dili, Türkiye’deki tüm eğitim/öğretim kurumlarında tek egemen dil olma
konumuna yükselecektir.[21]
Yabancı dil
öğretme yetersizliği, bir ulusun dilini, kendi eğitim/öğretim kurumlarında yok
sayarak aşılamaz. Böyle bir ihanetin adı, yabancı dil öğretmek olamaz. Bunun
anlamı, sadece Türk milletine karşı, geleceğe dönük, hazırlanmış bir ihanet
hareketi olabilir.
Her ülkenin
eğitimi, millî olmak zorundadır. Bu bir ulusun, «olmazsa olmaz»larından en
önemlisidir. Bu, bir ulus, bir devlet için, hayatî bir var olma sorunudur.
Eğitim/öğretim, her ülkenin ana dili ile olur. Bu nedenle, M. Kemal Atatürk, bu
konuda çok hassastır:
“Millî eğitimi esas aldıktan sonra, onun dilini, usûlünü, araçlarını
da millî yapmak zorunluluğu tartışmadan uzaktır”.[22]
Bunu söyleyen
Atatürk, Türk ulusu için, bu kaçınılmaz gerçeğe işaret ediyor. Eğitimin millî,
yani Türkçü olmasında ısrar ediyor. fiimdi soruyorum: Türkiye’de açılmış
bulunan eğitim ve öğretim kurumlarının tamamında bugün Türk dili egemen midir?
Atatürk, bir
Türk milliyetçisi idi. Ve bunu göğsünü gere gere söyleyebiliyordu. Türklüğü
ile övünüyor, Türk ulusu için düşünüyor ve Türk ulusunun geleceği sağlam
temellere otursun diye uğraşıp, ömür tüketiyordu. Oysa gelenler ne yapıyor?
Türk dilinin bağımsızlık alanlarını yabancı dillere açıyorlar. Ne adına?
Yabancı dil öğretme adına. Dünyada bundan daha komik, daha gülünç bir misyon
savunması olabilir mi? Bu kafalar, Türk ulusu için çizilmiş bulunan sır/hedef/strateji
gibi mukaddes kavramlar üzerine gerekli ve yeterli özeni gösterebilir mi, bu
gerçeği düşünebilir mi? Burada, bu
durumda hangi seciyeden, hangi karakterden söz edebiliriz? Cumhuriyetin
dayanağı olan Türk halkına
Türklüğünden, kimliğinden söz ettirmek istemeyen bir zihniyetin, bir ihanet
elinin vatan sathında dolaştığını ve melanetlerini işlediğini, sinsi
propagandasını yürüttüğünü görüyor ve her Türk vatandaşı gibi hissediyorum.
Hiç kimse, özel
hesaplara ve çıkarlara dayalı düşüncelerini Atatürk’ün arkasına saklayıp bu
halka dayatma hakkına sahip değildir. Hiç kimse, kendi özel hesaplarına, veya
ait oldukları odaklara dayalı düşüncelerini, görüşlerini, Atatürk böyle
düşünüyordu, diye topluma, Türk ulusuna yutturmaya kalkışamaz; buna izin verilemez.
Atatürk, düşüncelerini, Türk ulusuna berrak bir Türkçe ile ifade etmiştir ve
anlaşılmayacak bir sözü de yoktur. Atatürk, bir Türk milliyetçisidir. O,
kendi deyimiyle, milli siyasete, yâni
Türkçülük siyasetine önem verir. Türklük bilincine, ulusal bilince, ulusal
kimliğe ve ulusal kültüre önem verir ve
bunları göz diktiğimiz en yüksek ülkü sayar. Devlet hayatımızda, fikir hayatımızda
bu görüş ve düşünceler bugün lime/lime edilmiştir. Bu duruma göz yumanlar, bu
yıkıcılara oyun alanları sunanlar, hangi yüzle M. Kemal Atatürk’ten söz
edebilir? Bu yanlışları, bu ülkede, mutlaka ulusal bir zihniyet devrimi
düzeltecek, doğruları yerine oturtacaktır. Bu ulusal zihniyet devrimini Türk
parlamentosu, bekâmız için yapmak zorundadır.
Bir ülke
düşünün, ilk, orta, lise, meslek okulları ve üniversiteleri, ana dil ile eğitim
ve öğretim hassasından, seciyesinden uzaklaştırılıyor. Bir ülke düşünün; ilk ve
orta eğitim kademeleri, hedef ve çizilmiş temel işlevlerinden koparılıp,
farklı mecralara yöneltiliyor. Tevhid-i Tedrisat deniliyor. Bir ülke düşünün,
hepsi üniversiteye öğrenci hazırlayan bin bir çeşit liseye sahip bir ahtapot
yaratıyor. Ülkede mevcut orta öğretim kurumları kendi hâline bırakılıyor ama,
bu ahtapotun gelişmesi için önü açılıyor. Meslek okulları ülke ihtiyaçlarını
karşılamak yerine, üniversiteye öğrenci yetiştirmeye yöneltiliyor. Lise
yetmemiş, Anadolu lisesi, süper lise ve daha bir sürü tip yabancı dille
eğitim/öğretim yapan kurum üniversiteye öğrenci yetiştiriyor. Eğitimi, ülke
ihtiyaçlarına göre planlama rafa kalkmıştır. Millî amaçlar ve hedefler
kaybolmuştur. Ve şimdi, inanılmaz bir eğitim kaosu içinde, ülke kaynaklarını,
çocuklarımızı ve geleceğimizi tüketiyoruz. Ortaya çıkan olaylar, dehşet
manzaraları çizmeye başlayınca da, bu kurumları kimse denetlemiyor mu,
müfredatlar izlenmiyor mu, diye yakınıyoruz. Bu ülke, nasıl bir ülke oldu? Bu
nasıl bir millî eğitim politikası, bu nasıl bir ülke planlamasıdır, diye hesap
sorulmuyor. Ülkenin bu başı bozuk eğitim çıkmazından, millî karakteri parçalanmış
hâlinden kurtarılması şarttır.
M. Kemal Atatürk
diyor ki:
“Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınırı ne olursa
olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz: 1- Milliyetine, 2- Türkiye
devletine, 3- TBMM’ne düşman olanlarla mücadele lüzumunu”.[23]
Bunlar
öğretiliyor mu, yapılabiliyor mu? Bunlar yapılabilseydi, acaba gençlerimiz boşu
boşuna birbirini kırıp döker miydi? Acaba yaşadığımız bu kara tablolar
karşımıza çıkar, ülkeyi meşgul edebilir miydi? Bu ülkede üç paralık çıkarları
için kimi insanlar, ulusun geleceği olan çocuklarımızı tüketme, geleceğimiz
karartma hakkına sahip olmamalıdır.
fiimdi,
din konusuna dönmek istiyorum. Hemen ifade edelim ki, M. Kemal Atatürk’ü bu
noktada en çok eleştirenler, eski ihânet şebekelerinin artıkları,
beslemeleridir. Bu eleştirilere karşılık, Atatürk’ü bilinçli biçimde dine
karşıymış gibi göstermeye ve böylece bu çatışma ortamını diri tutmaya, ulus
ile arasındaki bağı tahrip etmeye çalışan bir başka çevre daha vardır. Bu iki
çevre, ülkemizde, birbirlerine düşman gibi görünen melanet ikizleridir. Bir
diğerine malzeme yaratır. Bu iki çevre, M. Kemal Atatürk’e düşmandır. Çünki,
her ikisi, de milletimize, millî siyasetimize, millî devletimize, kimliğimize
düşmandır. Din adına bezirgânlık yapanlar ile, çağdaşlık adına bezirgânlık
yapanlar, bu çevreleri oluşturur. Hiç birinin ne din ile, ne çağdaşlık sorunu
ile doğrudan işleri vardır. Yüklendikleri ve geçimlerini sağladıkları misyon
için görev yaparlar. Onlar, Türk toplumunda yeşertilen kötülüklerin kaynağıdır.
Böyle oldukları için, hepsinin fesat yuvaları M. Kemal Atatürk tarafından
kapatılmıştır. Ama bugün anlaşılıyor ki, bu fesat yuvaları yer altında iyi saklanmışlar
ve uygun ortam bulunca, yer üstüne çıkıp melanetlerini yeniden örmeye,
uygulamaya başlamışlardır.
M. Kemal Atatürk
niye din düşmanı olsun? Neden islamın düşmanı olsun? Bunu aklı başında, vicdanı
ve izanı olan bir Türk, bir Müslüman Türk söyleyebilir mi? Ezan nerede, namaz
hangi şartlar altında kılınır? Türk halkına, ulusumuza bu imkânı kim sağladı
diye düşünür insan. Bir insanda vicdan karalığı bu denli ağır olabilir mi?
Ama, olabiliyormuş.
M. Kemal
Atatürk, din hakkında nasıl bir tutum sahibidir, diye insan merak eder.
Sözlerini arayıp bulur, öğrenir. Bakın Atatürk, din hakkında, dinimiz
hakkında, İslamiyet hakkında ne diyor:
“Bizim dinimiz en makul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır
ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa
uyması lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur”.[24]
Bu sözün ve inancın sahibi bir insanı, bir devlet kurucusunu, din düşmanı
gibi göstermek sadece ihânet ile, Türk devletine düşmanlık ile eş anlamlı
kabul edebiliriz. İslam dini hakkında böyle düşünen Atatürk, bakalım din
adamları için ne düşünüyor:
“Milletimizin içinde gerçek din âlimleri, âlimlerimiz içinde milletimizin
gerçekten iftihar edebileceği din
bilginlerimiz vardır. Fakat bunlara
mukabil, ilmi kıyafet altında ilim gerçeğinden uzak, gereği kadar okuyup
öğrenememiş, ilim yolunda yeteri kadar ilerleyememiş hoca kıyafetli cahiller
de vardır. Bunların ikisini bir birine karıştırmamalıyız”.[25]
Bu sözlerde din düşmanlığı, veya din adamı düşmanlığı var mı? Ama, cehalet
düşmanlığı var. Dinimiz cehâlete karşı değil mi? Bu cehaleti ortadan
kaldırmak isteyen, aydın din adamları yetiştirmek için ilahiyat fakültesi,
dinî terbiyeyi takviye edecek mektepler açan bir adam, din düşmanı, din adamı
düşmanı olabilir mi? Sadece cehaletten yararlanıp, din adına çıkar sağlayan
çevreler M. Kemal Atatürk’e düşman olabilir. Bugün iyice palazlanan bu
çevreler, artık işlerinde profesyonelleşmiştir. Din ticareti ile siyaset
yapmaktadırlar. Halkımızın dinî inançlarını sömürüp, servet üstüne servet katmaktadırlar.[26]
Benzer hempaları ile, yani karşıt ikizleriyle iş bölümü yapıp, Türk halkını,
laik/antilaik, dinî ve etnik kamplara bölüp çatıştırma, millî devleti yıkma
hesapları yapmaktadırlar. Her türlü bölücü akım, o çevreler arasında kendine
yer ve destek bulabilmektedir. Aslında bunlar, İslâma da, Allah’a da karşıdırlar. Cehalet gözlerini ve vicdanlarını kör etmediyse,
ulusa ve devlete karşı ihânet ihtirasları onları, gerçeği göremez hâle
getirmiş, demektir.
Kur’an’ın akla,
mantığa, bilime uygun bir ilahî kitap olduğu, bilime aykırı hiç bir bilgi
ihtiva etmediği günümüzde de kanıtlanmıştır. Atatürk, bu gerçeği göreli yıllar
olmuş ve bu gerçeği, daha önce söylemiş ise, hata mı yapmıştır? Bu din
düşmanlığı mıdır?
Tarih, veya
zaman, dinamik bir akış hâlindedir. Bilgi değişir, anlam değişir, teknoloji
değişir, kısaca, her çağda, dünyanın bilgi düzeyi değişir. Ama bu gerçeği
anlamada idrak zaafı gösteren ne İslamı, ne
Kur’an’ı, yâni ne Allah’ın sözünü, ne de, Atatürk’ün, “Hayatta hakikî
mürşit ilimdir“sözünü gerçek anlamda kavrayabilir.
fiimdi bu
din bezirgânlarına soruyorum. İşte size mukaddes kitabımız Kur’an’dan bir
Allah sözü, bir âyet: “Her çağın bir kitabı vardır” (Sure 13/Ayet 38).[27]
Ammenna, inanıyoruz ki Kur’an, Tanrı’nın bize gönderdiği son kitap, son
buyruk. Peki, bu sözün anlamı ne acaba? Bu sözü «her çağda bir kitap gelecek»,
diye mi anlayacağız. Bu mümkün değil. Öyleyse burada, bize söylenmek istenen
farklı bir gerçek bulunmaktadır. O da şudur: “Ey insanlar, beni her çağda, her
yüzyılda o yüzyılın eriştiği bilgi düzeyi ile yeniden okuyup anlamaya çalışın”.
Bu âyette, dinimizin, kitabımızın akla, bilime, mantığa uygunluğunu bize
gösteren Allah. Bu gerçeği, yıllar önceden yakalayıp her şeyin önüne bilimi,
tekniği, aklı yerleştirmeye ve bizi, yürüyeceğimiz yolda aydınlatmaya çaba
gösteren O’nun kulu bir insanı anlamak ve takdir etmek yerine, Atatürk’ü
haksız yere karalamaya kalkışanları, O’nu din düşmanı gibi göstermeye
çalışanları, cehalet bezirgânlığına
kaçıp ticaret ve siyaset yapanları ne Allah, ne de Türk ulusu affeder. Hele
dinî siyaset malzemesi, bir yerlere gelme aracı gibi kullananlar, toplum
içinde bu yolda fitne çıkarıp, karışıklıklar yaratıp bundan medet umanlar,
emin olunuz, önce Allah’ın, sonra da Türk ulusunun sillesini yiyeceklerdir.
Burada birkaç söz de, iktisadî hayat ile ilgili
söylemek istiyorum. İktisadî kalkınmanın temeli, yüksek düzeyli eğitim, bilim
ve teknolojidir. Savunma ve hizmet sanayiinde, teknolojide bağımsız olmanın
yolu, iktisadî kalkınma hamlesini
gerçekleştirmeden geçer. Tam bağımsızlık
demek, bu kalkınmayı gerçekleştirmek demektir. O’nun izlediği iktisadî
politikalardaki devletçilik, bugün kimi çevrelerce eleştirilmektedir. Oysa bu
devletçiliğin eleştirilecek yeri olmadığı, aksine gerekli olduğu ortaya
çıkmıştır. M. Kemal Atatürk, devlet ve özel teşebbüsün yer aldığı bir iktisadî
hayat çizmiştir. Ama, O’nun devletçilikten anladığı, ideolojik devletçilik
modellerinden farklıdır. O, kalkınmada karma ekonomiden yanadır. Çağımızda,
gerçek iktisat bilimcilerinin kabul ettiği bu vazgeçilmezliği, O, yıllar önce
tespit etmiş ve uygulamıştır. O’nun tesbitleri, dünya ekonomi modellerinin
yaşadığı krizler dikkate alınarak yapılmış bir ulusal modele dayanır. Böyle
olduğu için de, kimi köşe yazarlarımız, dünyadaki ekonomik modellere, politikalara
ve uygulamalara bakarak bugün “hoş
geldin karma ekonomi” diye, yeni ekonomik gelişmeler üzerine değerlendirmeler
yazıyorlar.
M. Kemal
Atatürk, ekonomik kalkınmayı Türkiye için kaçınılmaz görüyor ve şöyle diyor:
“Ekonomik kalkınma Türkiye’nin hür, bağımsız, daima kuvvetli, daima
daha müreffeh Türkiye ülküsünün bel kemiğidir”.[28]
Türkiye için bu
denli hayatî bir konu, elbette kendi başına bırakılacak bir konu değildir.
Devletin elini uzatması, düzenleyici ekonomi
içinde yer alması bir zarurettir. Dünyanın hiç bir yerinde, devletler,
ekonomik hayatın dışında bulunmaz, hepsi içindedir. Sadece, ekonomi içinde
bulunma modelleri ve politikaları farklılık gösterir. Türk devletine, ekonomik
hayat içinde Atatürk’ün biçmiş olduğu rol de, kendine özgü bir modeldir. Ve o,
bu durumu şöyle açıklıyor:
“Devletçiliğin bizce mânâsı şudur: Fertlerin husûsî teşebbüslerine ve
faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve
birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini
devletin eline almak”.[29]
Burada yanlış
var mı? Yanlış, olgunun özelliğini anlamadan, bilmeden ahkâm kesmektir. Sır,
hedef ve strateji nosyonu olmayanlar ile ülke sorunlarına doğru çözüm bulmak
son derece zordur. Çünki, onlar, ülke sorunlarından ziyâde, özel hayalleriyle
yaşarlar, ahkâm yürütürler.
Dünyayı
vitrinlerden seyredip, kurmuş oldukları hayalleri ülke gerçeği gibi
algılayanlardan M. Kemal Atatürk’ün medeniyet ufkundan Türkiye’yi nasıl bir
güneş gibi yeniden yükseltmek istediğini anlamalarını bekleyemeyiz. Bu
ülkede, kimseye benzemek istemeyen, sadece kendine benzemek isteyen; eşitler
arasında en eşit ülke olmak için mücadele edenler, M. Kemal Atatürk’ü ve
düşüncelerini doğru anlayabilirler. Çünki, onlar, Atatürk’ün belirlediği Türk
odağından dünyaya bakarlar.
İçinde
bulunduğum sınırlı zamanda, Atatürk’ün, kültür/medeniyet anlayışı ve tam
bağımsızlık stratejisi üzerine söylemiş
olduğu sözlerden, yapmış olduğu tanımlardan anlayabildiklerimi sizlere sunmaya
çalıştım. Atatürk’ün, ne bu konudaki; ne de, sır, hedef ve tam bağımsızlık
stratejisi konularındaki görüşlerini
yeterince size yansıttığımı sanıyorum. Ama bu bir denemedir. Bu denemede, Atatürk’ün hayatı boyunca
değişmez çizgisinin ana hatları sunulmaya çalışılmıştır. Sözlerimi, burada
bitirmeden önce bir kere daha belirtmek isterim ki, Atatürk, kendi ifadesiyle,
bir Türkçülük siyaseti takipçisi, bir Türk milliyetçisidir. Ben de bu görüş üzerinde
yürümeyi, düşünmeyi, çalışmayı ve dünyayı onun belirlediği sır/hedef/strateji
üçgeninden görmeyi ve yaşadığım sürece bu ölümsüz türküyü anlatmayı kendime en
mühim görev sayıyorum. O’nun gibi olmak mümkün değil, ama, O’nun çizdiği izden
gitmek, izlediği politika, sır ve stratejiyi takip etmek ve ulusumuz için
dünyaya, hep bu hayatî üçgenden bakıp
geleceğimiz için çalışmak mümkündür, diye düşünüyor ve inanıyorum.
Sözlerimi,
Atatürk’ün, Cumhuriyetin 10. Yıldönümü nedeniyle 29 Ekim 1933 yılında Türk
milletine ünlü hitâbında söylediği şu sözlerle tamamlıyorum: “... Az zamanda
çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve
yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. ... asla şüphem yoktur ki,
Türklüğün unutulmuş büyük medenî vasfı ve büyük medenî kabiliyeti bundan
sonraki inkişafiyle âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi
doğacaktır... Ne mutlu Türküm diyene!”
Ne mutlu, bu
hedefi gerçekleştirecek yönetimlere, gelecek kuşaklara!
Ne mutlu,
yepyeni, herkesten ileri ve kendine özgü, kendi yaratıcılığına dayalı bir Türk
medeniyetini insanlık tarihine armağan edeceklere.
Ne mutlu o Türk
kuşaklarına!..
[1] Bu konuşma 11.06.1997 tarihinde Kara
Kuvvetleri Komutanlığı Orduevi Konferans Salonu’nda yapılmıştır. Konuşmaya
geçmeden önce aşağıda yer alan cümlelerle söze başlanmıştır:
“Değerli komutanım, değerli dinleyicilerim!
Sizlerime, Atatürk’ün 29 Ekim
1938 yılında Cumhuriyetin 15. yıldönümü nedeniyle Türk Ordusu’na söylediği
sözler ile başlamak istiyorum. fiöyle diyor: “... Türk vatanını ve
Türklük camiasının şan ve şerefini, dâhilî ve hâricî her türlü tehlikelere
karşı korumaktan ibâret olan vazifeni, her an yapmaya hazır ve âmâde olduğuna
benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve itimâdımız vardır.” fiu anda
Türklüğün bu mukaddes ocağında, sizlere, O’nun ile ilgili konuşma yapacağımdan
dolayı büyük bir heyecan bulunduğumu belirtmek istiyorum. Konuma geçmeden önce,
Tanrı’dan ülke güvenliği için şehit düşen askerlerimize rahmet, çarpışan ordumuza
muzafferiyet diliyorum. Burada sunacağım konuşmayı sabitleştirmek açısından
yazıya aldım. Düşünceler, sadece beni bağlar. Sorular olursa, yanıt vermeye
muntazırım...”
[2] M. Kemal Atatürk, bu kavramı şöyle
tanımlar: “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî,
adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik
demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet
ve memleketin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.
Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz” (Nutuk, C. II, İst. sh. 623-624).
Türkiye,
acaba bu hedefe ulaştı, denebilir mi? Savunma sanayinde, sivil sanayi
alanlarında yüksek teknoloji üreten ve bu yeteneği sürdürülebilir bir düzeye
çıkarmış ve hedefine erişmiş bin ülke diye tanımlayabilir miyiz? Böyle bir
hedefe ulaşmış bir ülke, örtülü veya örtüsüz ambargolar ile karşı karşıya
getirilebilir mi?
[3] M. Kemal Atatürk, 1919 yılında, Samsun’a
çıkmasından üç gün sonra Sadaret’e gönderdiği raporda şunları kaydeder:
“Millet, birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır.” (U.
Kocatürk, Atatürk, Ankara,
1987, sh. 18).
[4] Türk
Ocakları ve Atatürk, Ankara, 1993, sh. 6.
[5] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C. II, Ankara, 1959, sh. 143.
[6] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C. V, Ankara, 1972, sh. 114.
[7] a.g.e.
sh. 83.
[8] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C.II, Ankara, 1959, sh. 126.
[9] Nitekim, kendisine bu konuda soru soran
Amerikalı gazeteci Miss Ring’e Atatürk şu kesin cevabı verir: “Türkiye bir
maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye, ne Amerikalı
olacak, ne Batılılaşacaktır; o, sadece özleşecektir” (D. Yıldırım, “Atatürk ve
‘Yeni Bir Güneş Gibi Doğma’ Kavramı”, Milli Kültür, 1981, C. II, sh. 7).
[10] Türk
Ocakları ve Atatürk, Ankara, 1993, sh. 6.
[11] a.g.e.,
sh. 11.
[12] a.g.e.,
sh. 7.
[13] Bu konuda Atatürk diyor ki: “Benim Türk
milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir,
siz onları tamamlayacaksınız. Siz de, sizden sonrakilere benim bu sözümü tekrar
ediniz” (Ulus Gazetesi, 12. 12. 1935).
[14] Atatürk’ün
Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, C. I, Ankara, 1964, sh. 573.
[15] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C.I, Ankara, 1945, sh. 365.
[16] a.g.e.,
sh. 307.
[17] a.g.e.,
sh. 386.
[18] Atatürk, sanki bu tür eleştirilerin
yapılabilirliğini görmüş ve önlem almıştır: “Gözlerimizi kapayıp yalnız
yaşadığımızı farzedemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile
ilgisiz yaşayamayız... Bilâkis ileri, uygur millet olarak uygarlık sahasının
üzerinde yaşayacağız; bu hayat, ancak ilim ve fen ile olur” (U. Kocatürk, a.g.e., sh. 140). Bu açıklamaya nasıl
bir ‘tecrit’ anlayışı yakıştırılabilir?
[19] Türk
Ocakları ve Atatürk, Ankara, 1993, sh. 6-7.
[20] U. Kocatürk, a.g.e., sh. 164-165.
[21] Atatürk diyor ki: “Ülkesini, yüksek bağımsızlığını
korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan
kurtarmalıdır”. Gelin görün ki, eğitim kurumlarımız bugün, ülke genelinde
yabancı dil ile eğitim/öğretim istilası ile karşı karşıya bırakılmıştır.
[22] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C. II, Ankara, 1959, sh. 198.
[23] U. Kocatürk, a.g.e., sh. 161.
[24] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C. II, Ankara, 1959, sh. 90.
[25] a.g.e.,
sh. 144.
[26] Nitekim, din konusunda mücadele edilmesi
gerekenleri sıralarken, yine bir millet için gereğini vurgular: “Din lüzûmlu
bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var
ki; din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına
müsaade edilmemelidir. Dindan maddî menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. Bu
gibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim
ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir”. (U.
Kocatürk, a.g.e., sh. 182.)
[27] M. A. Lahbabî, Kapalıdan Açığa (Tercüme:B. Yediyıldız), II. Basım, Ankara, 1996,
sh. 217. Açıklamalar ve Notlar
[27] Bu konuşma 11.06.1997 tarihinde Kara
Kuvvetleri Komutanlığı Orduevi Konferans Salonu’nda yapılmıştır. Konuşmaya
geçmeden önce aşağıda yerlan cümlelerle söze başlanmıştır:
“Değerli komutanım, değerli dinleyicilerim!
Sizlerime, Atatürk’ün 29 Ekim
1938 yılında Cumhuriyetin 15. yıldönümü nedeniyle Türk Ordusu’na söylediği
sözler ile başlamak istiyorum. fiöyle diyor: “... Türk vatanını ve
Türklük camiasının şan ve şerefini, dâhilî ve hâricî her türlü tehlikelere karşı
korumaktan ibâret olan vazifeni, her an yapmaya hazır ve âmâde olduğuna benim
ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve itimâdımız vardır.” fiu anda
Türklüğün bu mukaddes ocağında, sizlere, O’nun ile ilgili konuşma yapacağımdan
dolayı büyük bir heyecan bulunduğumu belirtmek istiyorum. Konuma geçmeden önce,
Tanrı’dan ülke güvenliği için şehit düşen askerlerimize rahmet, çarpışan
ordumuza muzafferiyet diliyorum. Burada sunacağım konuşmayı sabitleştirmek
açısından yazıya aldım. Düşünceler, sadece beni bağlar. Sorular olursa, yanıt
vermeye muntazırım...”
[27] M. Kemal Atatürk, bu kavramı şöyle
tanımlar: “Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî,
adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik
demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet
ve memleketin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.
Biz, bunu temin etmeden barış ve sükûna erişeceğimiz inancında değiliz” (Nutuk, C. II, ‹st. sh. 623-624).
Türkiye,
acaba bu hedefe ulaştı, denebilir mi? Savunma sanayinde, sivil sanayi
alanlarında yüksek teknoloji üreten ve bu yeteneği sürdürülebilir bir düzeye
çıkarmış ve hedefine erişmiş bin ülke diye tanımlayabilir miyiz? Böyle bir
hedefe ulaşmış bir ülke, örtülü veya örtüsüz ambargolar ile karşı karşıya
getirilebilir mi?
[27] M. Kemal Atatürk, 1919 yılında, Samsun’a
çıkmasından üç gün sonra Sadaret’e gönderdiği raporda şunları kaydeder:
“Millet, birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır.” (U.
Kocatürk, Atatürk, Ankara,
1987, sh. 18).
[27] Türk
Ocakları ve Atatürk, Ankara, 1993, sh. 6.
[27] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C. II, Ankara, 1959, sh. 143.
[27] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C. V, Ankara, 1972, sh. 114.
[27] a.g.e.
sh. 83.
[27] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C.II, Ankara, 1959, sh. 126.
[27] Nitekim, kendisine bu konuda soru soran
Amerikalı gazeteci Miss Ring’e Atatürk şu kesin cevabı verir: “Türkiye bir
maymun değildir. Hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye, ne Amerikalı
olacak, ne Batılılaşacaktır; o, sadece özleşecektir” (D. Yıldırım, “Atatürk ve
‘Yeni Bir Güneş Gibi Doğma’ Kavramı”, Milli Kültür, 1981, C. II, sh. 7).
[27] Türk
Ocakları ve Atatürk, Ankara, 1993, sh. 6.
[27] a.g.e.,
sh. 11.
[27] a.g.e.,
sh. 7.
[27] Bu konuda Atatürk diyor ki: “Benim Türk
milletine, Türk cemiyetine, Türklüğün istikbaline ait ödevlerim bitmemiştir,
siz onları tamamlayacaksınız. Siz de, sizden sonrakilere benim bu sözümü tekrar
ediniz” (Ulus Gazetesi, 12. 12. 1935).
[27] Atatürk’ün
Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, C. I, Ankara, 1964, sh. 573.
[27] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C.I, Ankara, 1945, sh. 365.
[27] a.g.e.,
sh. 307.
[27] a.g.e.,
sh. 386.
[27] Atatürk, sanki bu tür eleştirilerin
yapılabilirliğini görmüş ve önlem almıştır: “Gözlerimizi kapayıp yalnız
yaşadığımızı farzedemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile
ilgisiz yaşayamayız... Bilâkis ileri, uygur millet olarak uygarlık sahasının
üzerinde yaşayacağız; bu hayat, ancak ilim ve fen ile olur” (U. Kocatürk, a.g.e., sh. 140). Bu açıklamaya nasıl
bir ‘tecrit’ anlayışı yakıştırılabilir?
[27] Türk
Ocakları ve Atatürk, Ankara, 1993, sh. 6-7.
[27] U. Kocatürk, a.g.e., sh. 164-165.
[27] Atatürk diyor ki: “Ülkesini, yüksek
bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller
boyunduruğundan kurtarmalıdır”. Gelin görün ki, eğitim kurumlarımız bugün, ülke
genelinde yabancı dil ile eğitim/öğretim istilası ile karşı karşıya
bırakılmıştır.
[27] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, C. II, Ankara, 1959, sh. 198.
[27] U. Kocatürk, a.g.e., sh. 161.
[28] Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri
, C. I, Ankara, 1945, sh. 383.
[29] U. Kocatürk, a.g.e., sh. 67.